sitene türk bayrağı 
www.siirlerinefendisi.tr.gg
   
  KALP GÖZÜ
  Şeytanın Giriş Yerleri
 






Şeytanın Giriş Yerlerini Tanıyıp Yolunu Kesmek

ALLAHû Teâlâ’nın koruduğu kimseler dışında, şeytanın nefislere tesir etme gücü vardır. 0, insan nefsine duygular, şehevi arzular ve istekler yoluyla girer. İnsandaki zayıf noktaların ne olduğunu bilir. Bunun içindir ki onun giriş yollarını tanımak, nefsi korumak ve temizlemek için gerekli olan sebeplerdendir. Bu nedenle bu konuyu şeytanın giriş yollarını tanımaya ayırdık.

Şeytanın Kalbe Müdahale Yollarının Açıklanması

Bilmiş ol ki, kalb bir kale, şeytan ise kaleye girmek isteyen bir düşman gibidir. 0 kaleyi fethetmek ister. Kalbi şeytanın vesveselerinden korumak borçtur ve herkese farz-ı ayın’dır. Vacibe ulaşmak için lazım olan her şey de vaciptir. Şeytanı uzaklaştırmak da onun giriş yollarını bilmekle mümkündür. Şu halde şeytanın kalbe giriş yerlerini keşfetmek de yaciptir. Şeytanın kalbe giriş kapısı ve yolları kişinin zaaflarıdır. Bu zaaflar ne kadar çoksa, kapılarda o kadar çoktur. Fakat biz burada, şeytanın giriş kapılarından vadiler gibi geniş olanlarından bahsetmekle yetineceğiz.

Şehvet ile öfke şeytanın giriş yollarının en büyüklerindendir. Öfke, aklı yok eder. Akıl zayıflayınca şeytanın ordusu hücuma geçer. Topacın çocuğun elinde bir oyuncak olması gibi, kızan insanda şeytanın elinde bir oyuncaktır.
Şeytanın büyük kapılarından biri de, hased ve hırstır. Kul bir şeye hırs gösterdi mi, artık hakkı görmekten kör, hakikati duymaktan sağır olur.

Nitekim Resul-i Ekrem (say),
“Bir şeyi sevmen, seni kör ve sağır eder” buyurmuştur.
Şeytanın kalbe giriş yollarını bildiren basiret nurudur. Hırs ve hased, basireti
körleştirdiği zaman şeytan içeri girmeye yol bulur. Hırslı kimseye, ne kadar çirkin olsa da, arzusuna ulaştıracak her şeyi güzel gösterir.

Şeytanı Tanıma

Şeytanın kalbe gireceği büyük kapılardan biri de, helal de olsa doyasıya yemektir. Zira insan doyuncaya kadar yiyince şehveti azar. Şehvet ise, şeytanın silahıdır.

Fazla yemekte altı kötü zarar olduğu söylendi,

1-ALLAH korkusu kalmaz.
2-Yaratıklara karşı merhamet duygusu yok olur.
3-Ağırlık verir, taat ve ibadetine engel olur.
4-Hikmetli sözleri duysa da kalbi yumuşamaz.
5-Kendisi hikmetli sözler konuşsa da başkasına tesir etmez.
6-Mühim bazı hastalıklara sebep olur.


Şeytanın kalbe açılan kapılarından biri de, ev, mobilya ve elbise ile süslenme hevesidir. Şeytanın insan gönlünde bu hastalığı görünce, artık o gönülde kuluçkaya yatar ve oradan ayrılmaz. insanı ev imaretine, evin kapı bacasının süsüne, geniş binalar yaptırmaya, binitler ve elbiselerle süslenmeye teşvik eder. Ömrü boyunca onu onlara bağlar. Bir defa onu oraya bağladı mı, artık bir daha yanına uğramaya da lüzumu kalmaz. Çünkü birini yaptı mı diğerini de yapar. Omrü boyunca böyle devam eder ve böylece şeytan yolunda olur. Bu tür insanların düştüğü sondan ALLAH’a sığınırız.

Şeytanın kalbe giden büyük kapılarından biri de tamadır. Tama kalbe galebe çalınca, hoşuna giden şeyleri şeytan ona sevdirir. Oyle ki sevdiği şey artık onun mâbudu olur. Bu dereceye ulaşınca artık istediğini elde etmek için çeşitli hilelere baş vurdurur. En azından onu medhettirir. Emr-i ma’ruf ve nehyi münkerden uzaklaştırır.

Şeytanın kalbe giden büyük kapılarından biri de, acel’dir.

Resul-i Ekrem (say), “Acele şeytandan, teenni ALLAH’tandır” (Tirmizi) demiştir.

ALLAHü Teâlâ’da şöyle buyurmuştur.“İnsan aceleden yaratıldı” (Enbiya Sûresi- 21/37)
“Ve insan pek aceleci olmuştur.“ (İsra Sûresi- 17/11)

Resûlüllah (sav)’e, “Sana vahyi tamam edilmeden evvel Kur’an-ı okumada acele etme” (Taha Sûresi- 20/114) buyurmuştur.


Çünkü amel, anlayıp bildikten sonra yapılmalıdır. Anlayıp bilmek de düşünmeyle mümkündür. Acele bunlara manidir. Şeytan acele edene daha çok vesvese verir.

Şeytanın kalbe giden yollarından biri de altın, gümüş, diğer ticaret malları, apartmanlar ve hayvanlardır. İhtiyaçtan fazla olan bu gibi varlıklar şeytanların merkezleridir. Yalnız yetecek kadar şeyi olanın kalbinde başka şey yoktur. Bu adam yolda yüz lira bulsa kalbinde on tane arzu doğar ki bunların her biri yüzer lira olur. Bulduğu, arzularının ancak onda birine yeter. Halbuki bir şey bulmadan rahat dururdu. Bulduğu yüz lira ile zengin olduğunu sanarak bir daire almak için dokuz yüz liraya daha ihtiyaç gösterdi. Cariye, ev eşyası, güzel elbise gibi bir çok ihtiyaçları doğdu. Artık bunlar birbirini doğurur. Ardı arkası gelmeden ömrü biter, cehennemi de hak eder. Varacağı yer Cehennem olur.

Şeytanın büyük giriş kapılarından biri de, cimrilik ve yoksulluk korkusudur. Bu korku insanı infaktan men ve yığmaya davet eder ki, neticesi elim azabdır. Kur’an-ı Kerim’in anlattığı gibi elem verici azab helâl haram demeden servet edinip, zekatını vermeyenlere va’d edilmiştir.

Süfyan-ı Sevri’de, "Adem oğlunu öldürmek için şeytanın en kuvvetli silahı odur. Şeytanın bu vesvesesi insanoğlunun kalbine işledi mi, batıl şeylere dalar, haktan uzaklaşır, boş şeyler konuşur ve hatta Rabbine karşı su’i zanna kadar gider.

Şeytanın kalbe girişini sağlayan büyük kapılardan biri de mezheb taassubu ve şehvet arzuları ile hasımlara kin tutmak, onları küçümsemek ve onlara hakaretle bakmaktır. Bu hâl fasıkları olduğu gibi, abidleri de helake götürür. Zira başkasına hakaret edip onlarda kusur aramakla uğraşmak, insanda kötü bir haslettir. Şeytan tabiatte olan kimsenin hayaline bunun güzel olduğunu yerleştirir. Bu da adamın kalbine yerleşir ve o da bütün gayretini bu yola sarf eder. Adam bu hareketi ile din adına çaba harcadığını sanarak kendisini sevinç ve neşe içinde bulur. Halbuki doğrudan şeytan yolundadır.

Abdullah b. Mesud (ra) şöyle anlatıyor, “Bir cemaat, ALLAH’ı zikretmek üzere bir yere toplandı. Şeytan bunları dağıtmak ve aralarını bozmak için ne kadar çalıştı ise, muvaffak olamadı. Bu defa yakın olan başka bir cemaate gitti. Bunlar da dünya işleri konuşuyorlardı. Şeytan kolaylıkla bunların arasına fesad tohumu ekti ve bunları birbirine düşürdü. Her biri ötekini öldürmeye kalktılar. Şeytanın maksadı bunlar değil, öteki zikir ile meşgul olanları dağıtmaktı ve bunları da muvaffak oldu. Şöyle ki, Bu dövüş ve kavgayı gören zikir erbabı, bunları ayırmak için hemen oraya koştular ve ayırdıktan sonra dağılıp gittiler. İşte şeytanın istediği de bu idi, yani onları dağıtmak idi.”

Şeytanın kalbe giriş kapılarından biri de cehalettir. Cehaletleri sebebiyle akılları ermeyen bazı kimseleri, ALLAHû Teâlâ’nın zat ve sıfatı üzerinde ve akıllarının alamadığı bu gibi meselelerde düşünceye sevkeder, şüpheye düşürür ve onları dinin esasından şaşırtır. ALLAHû Teâlâ hakkında bazı hayali şeyler hatırlarına getirir ki, bu gibi hayaller ile ya bid’at sabihi olur veya küfre giderler. Adam da bilmeyerek sevinir, güya bir şey buldum zanneder. Akıl ve zekası ile bir şey anladığını sanır. İnsanların en ahmağı. zekasına en çok güvenendir. İnsanların en akıllısı da kendisini en fazla töhmetleyen ve durmadan alimlerden soran kimsedir,

Hz. Aişe (rha) diyor ki, Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştur,
“Şeytanın birinize gider hulul eder ve vesvese yolu ile
-Seni kim yarattı, diye sorar. Adam,
-ALLAH yarattı, deyince şeytan,
-Ya ALLAH’ı kim yarattı? Der. Sizden biriniz içiniz de böyle bir sual ile karşılaştığı zaman, ALLAH ve Resûlüne iman ettim, desin. Zira bu vesveseyi giderir.” (Buhari-Müslim)


Resul-i Ekrem bu vesvesenin ilacından bahsetmeyi emretmedi. Zira bu vesveseyi alimler değil, insanların avamları bulur. Avamın hakkı ise, kalbleri ile tasdik ve vücutları ile inkiyad olup, ibadetle ve aralarında geçimle meşgul olarak, ilminiz ulemayı terketmektir. Avamdan olan bir kimsenin ilim hakkında konuşması. ALLAHü Teâlâ ve dini hakkında konuşanlar, bilmediği yerden küfre gidebilirler. Bu tıpkı yüzmeyi bilmeyen kimsenin denize girmesine benzer. Şeytanın itikad ile alakalı olan hile yolları sayılamayacak kadar çoktur.
Şeytanın kalbe hulul eden kapılarından biri de su-i zan (kötü zan)dır.

ALLAHû Teâlâ,

“Ey iman edenler, zanların çoğundan sakının, zira zanların bazısı günahtır” (Hucurat Süresi- 49/12) buyurmuştur.
Kim, bir zan ile başkasının kötülüğüne hükmederse, şeytan bu kimseyi o adamın aleyhinde dil uzatmaya ve gıybet etmeye sevk eder de bu sebeple helâke gider yahut o adamın hakkına riayet edmez, ikramda kusur eder. Ona hakaretle bakar ve kendini ondan hayırlı görür. Bunların hepsi tehlikelidir. Bunun için şeriat töhmet yerlerinden men etmiştir.

Nitekim Resul-i Ekrem (sav),“Töhmet yerlerinden kaçınınız” (Irakî aslını bulamadım dediyse de bu mealde rivayetler vardır.) buyurmuştur. Hatta bizzat Resul-i Ekrem (sav) efendimiz töhmet yerlerinden uzaklaşmıştır.

Ali b. Hüseyin (ra)'dan rivayet edildiğine göre, Safiyye binti Hayy b. Ahtab, Resul-i Ekrem’in mescidde itikafta olduğunu öğrendi ve Resul-i Ekrem’in ziyaretine gittiğini söyledi. Bir müddet Resul-i Ekrem ile konuştuktan sonra ayrılmak üzere kalktım ve Resul-i Ekrem de kapıya kadar beni yolcu etti. Tam o sırada Ensar’dan iki genç oradan geçiyordu. Hemen Resul-i Ekrem onlara seslendi ve “Bu, Safıyye binti Hayy”dır buyurdu

Onlar da,
-Ya Resûlüllah, biz senin hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz, dediler.
Bunun üzerine Resul-i Ekrem, Kanın bedende cereyanı gibi şeytan da insana hulul eder. Size vesvese vereceğinden korktum da onun için vaziyeti izah ettim, buyurdu. (Buhari - Müslim)
                           
                                             İslam'da Nefis Tezkiyesi

   İnsafla bak ki, Resul-i Ekrem onları din ve diyanetlerinde nasıl korudu. Çünkü Resul-i Ekrem onlara su-i zannın insanı küfre götürdüğünü, ümmetinin töhmet yerlerinden uzaklaşmasını emretti. Hatta en muttaki bir alimin bile”Benim hakkımda husn-i zandan başka ne yapabiliriz?’ demesinin doğru olmadığını bildirdi. Zira en muttaki ve şüpheli şeylerden çekinen alim bir zata herkes aynı nazarla bakmaz. Bazıları her yönden rıza gözü ile bakarsa, bazıları da kem gözle bakarlar.

Onun için kötü zanlardan ve kötülerin töhmetinden uzaklaşmak gerekir. Zira kötüler, herkesi kötü bilirler. İnsanlara su-i zanda bulunan ve kusur araştıran bir kimseyi gördün mu? Bilmiş ol ki, bu adam kötü bir insandır, o kendisinden taşan pisliğidir. 0, başkasını kendisi gibi görür. Zira mümin, mazeretler arar ve kabul eder. Münafık ise kusur arar durur, Mümin bütün insanlar hakkında kalbi temiz olup iyilikten başka bir şey düşünmeyen kimsedir.Şu anlattıklarımız, şeytanın kalbe giden yollarının bazılarıdır. Hepsini saymak istesem ona güç yetiremem. Yalnız bu kadarı diğerlerine de işarettir. Ademoğlunda bulunan her kötü huy, şeytanın silahı ve kalbe hulul eden yollarından biridir.

Eğer şeytanı kavramanın çaresi nedir ve bunun için yalnız zikrullah kafi midir? “La havle ve lâ kuvvete illabillah” demek yeter mi? Dersen,
Bilmiş ol ki, kalbi korumanın çaresi bu yolları kapamaktır. Bu da kalbi bu kötü huylardan temizlemekle mümkündür. Evet, bu sıfatların kökleri kalbten kesilip kapıları kapandığı zaman da yine şeytanın kalbe giden bir takım yolları vardır, fakat istikrarlı değildir. ALLAH’ı anmak, onu kalbe uğramaktan alıkor. Zira gerçek zikir, ancak kalbi takva ile tamir ettikten ve kalbi kötü sıfatlardan temizledikten sonra kalbde yerleşir. Yoksa böyle olmazsa zikir, hadis-i nefısten ibaret kalır. Kalp üzerinde bir sultası olamaz ve şeytanın sultasını önleyemez.

Bunun için ALLAHü TeAla,
“Takvaya erenler (yok mu?) onlara şeytandan herhangi bir arıza iliştiği zaman, iyice düşünürler, bir de bakarsm ki onlar görüp bilmişlerdir bile."(A'raf Süresi- 7/201)
Bu hali muttakilere tahsis etmiştir. Şeytan, aç bir köpek gibidir. Köpek sana yaklaşır, şayet et, ekmek gibi yiyecek bir madde yoksa köpeği “def ol git” demekle köpekler uzaklaşır, gider. Fakat yiyecek maddesi varsa o yalnız kovulmakla oradan uzaklaşmaz. Şeytan da böyledir. Şayet kalbde bir kuvveti yoksa, yalnız zikir ile oradan uzaklaşır. Şayet şehvet kalbde galebe çaldı ise, zikrin hakikati kalbin kenarlarına doğru iner ve fakat ortasında yerleşemez. Bu suretle yine şeytan, kalbin merkezlerine hakim olur. Fakat heva ve kötü sıfatlardan temizlenmiş olan muttakilerin kalbi ise, şeytanın girmesi şehvet yönünden değil, zikirden hali olması bakımındandır.

Bu kalp, zikre döndüğü zaman, şeytan geri çekilir.Bunun delili ise şu ayettir,

“Racim olan şeytandan ALLAH’a sığın” (Nahl Sûresi- 16/98)
Bunun gibi zikirle ilgili pek çok ayet ve hadis vardır.

Muhammed b. Vasi sabah namazını kıldıktan sonra şöyle dua ederdi,
“ALLAH’ım! Sen bize bir düşman musallat ettin ki, o ve askerleri bizi ve hatalarımızı görür, fakat biz onu göremeyiz. ALLAH’ım! Onu rahmetinden mahrum ettiğin gibi bizden de uzak et. Affından ümidini kestirdiğin gibi bizden de ümidini kestir. Rahmetinle onun arasını uzaklaştırdığın gibi, bizimle de onun arasını uzaklaştır. Zira senin gücün muhakkak ki her şeye yeter, sen her şeye kadirsin”
Abdurrahman b. Ebi Leyla’dan rivayet edildiğine göre Resülüllah (sav) namaz kılarken bir şeytan gelir, ışık yakar ve Resul-i Ekrem’in önünde tutardı. Resul-i Ekrem istiaze eder, Kur’an okur, öyle iken bu şeytan uzaklaşmazdı. Cebrail (as) gelerek ona şu duayı öğretti, “Ku1, euzü bi kelimatillahi’t Tammeti’l leti la yücâvizühünne birrün ve lâ fâcirun min şerri ma yelicü fı’l-ardı ve ma yahrucü minba...” (İbni Ebi’d-Dünya) Resul-i Ekrem bu duayı okuyunca şeytanın ışığı söndü ve kendisi yüzüstü yere düştü.

Hasan-ı Basri mürsel olarak şöyle rivayet ediyor, “Bana haber verildi ki, Bir gün Cebrail (as) Resul-i Ekrem (sav)’e geldi ve dedi ki “Cinlerden bir ifrit sana hile etmek istiyor. Yatağına girdiğin zaman Ayet’el Kürsi’yi oku” (İbni Ebi’d-Dünya)

Yine Resul-i Ekrem şöyle buyuruyor,
“Namaz kılarken şeytan geldi benimle münazaa üzerine münazaa etti. Ben de onu gırtlakladım. Beni hak peygamber olarak gönderen ALLAHûTeala’ya yemin ederim ki, onun boğazını öyle sıktım ki, dilimin suyunun soğukluğu elime değdi ve onu öyle bıraktım. Eğer kardeşim Süleyman Peygamberin duası olmasaydı, upuzun yattığı halde mescidde sabahlayacaktı” (İbni Ebi’d-Dünya)


Süleyman (as)’a cinler hizmet ederdi. 0, duasında “Rabbim, bana bir mülk hibe et ki, benden sonra hiç kimseye lâyık olmasın” demişti. İşte bu duasına binaen Resul-i Ekrem İblisi bağlamadı.

Yine Resul-i Ekrem (sav),
“Ömer bir yola girdi mi, şeytan o yolu bırakır başka yola gider” (İbni Ebi’d-Dünya) buyurmuştur.
Çünkü şeytan otlağı olacak ve şeytana kuvvet verecek şehvetten kalbi temizlenmişti.

Hz. Ömer’in zikri ile şeytanın kendisinden uzaklaştığı gibi, senin de mücerred zikirle İblis’in kendinden uzaklaşmasını istemen olması mümkün olmayan cinstendir. Bu tıpkı, gerekli diyeti yaparak midesini temizlemeden, içtiği ilaçtan, gerekli diyeti yapıp midesini temizledikten sonra ilaç içenin bulduğu şifayı beklemesine benzer. Elbette onun gibi olamaz. Zikir, ilaç, takva ise, diyettir. Yani kalbi şehvetlerden temizlemektir. Her şeyden temizlenmiş olan kalbe zikir girdikten sonra şeytan aradan uzaklaşır. Temizlenmiş olan mideye inen ilacın şifa verdiği gibi kalp şifa bulur.

Nitekim ALLAHü Teâlâ,
“Şüphesiz ki, burada aklı olan, yahut kendisi huzur-u kalp içinde olarak kulak veren kimseler için elbette bir öğüt vardır” (Kaf Sûresi- 50/38) buyurmuştur. Yine şöyle buyurmuştur,
“(Öyle şeytan ki) aleyhinde şu ilahi hüküm yazılmıştır, “Kim bunu dost edinirse şüphesiz bu, onu saptırır. Onu o alevli ateşin azabına gütürür.”’ (Hacc Sûresi- 22/4)
Kim işi ile şeytanın peşinden giderse, dili ile ALLAH’ı zikretse de o, onun dostudur.

Şayet, hadis mutlaktır, yani ALLAH’ı zikretmek şeytanı uzaklaştırır, kim olursa olsun ALLAH zikredilince şeytan uzaklaşır dersen, bu gibi mutlak hükümleri alimler şartlara bağlamışlardır. Şöyle bir düşün, Senin ibadet ve zikrinin son haddi namazdır. Kalbini murakabe et, bak. Nasıl sen namazda iken şeytan kalbini sokaklara götürür, alemin hesaplarını gördürür, inatçılara cevaplar hazırlatır ve nasıl seninle ovaları dağları dolaştırır. 0 dereceye kadar ki, namaz dışında unuttuklarını namazda hatırlatır. Şeytan bilhassa namaz kılarken kalbine hücum eder. Namaz kalbin mihenk taşıdır. Kalbin iyilik ve kötülüğü namazda belli olur. Dünya şehvetleri ile dolu olan kalplerden gelen namaz, kabul olmaz. Görüyorsun ki, namazda da şeytan uzaklaşmıyor, belki senin vesveselerini artırıyor. Tıpkı gerekli diyeti yapmadan içilen ilaçların hastalığı artırdığı gibi. Eğer şeytandan kurtulmak istersen her şeyden önce takva ile diyet yap. İşte o zaman Hz. Ömer (ra)’den kaçtığı gibi şeytan senden de kaçar.
Zahurdan birisi şöyle demiştir, İyilik ve ihsanda bulunan kimsenin iyilik ve ihsanını bildikten sonra meluna itaat etmek kadar şaşılacak ne vardır?

ALLAHû Teâlâ,
“Bana dua edin, ben size icabet edeyim”
diye buyurduğu halde, duanın şartları bulunmadığı için, bazı kimselerin duaları kabul olmadığı gibi, şartları bulunmadığı için bir çok kimselerin ALLAH’ı zikretmelerinden de şeytan kaçmaz.

İbrahim b. Etheme,
ALLAHü Teâlâ “Bana dua edin, ben size icabet eder ve dualarınızı kabul ederim” buyurduğu halde nasıl olur da bizim yaptığımız dualar kabul olmuyor? Diye sorarlar,

İbrahim b. Ethem,
Çünkü sizin kalpleriniz şu sekiz şey yüzünden ölmüştür. Onun için dualarınız kabul olmaz, demiş ve şöyle demiştir,
l- ALLAH’ı bildiniz fakat emirlerine itaat etmemekle hakkını yerine getirmediniz.
2- Kur’an-ı Kerim’i okudunuz ve gerekeniyle amel etmediniz.
3- Peygamberi sevdiğinizi iddia ettiniz, fakat sünneti ile amel etmediniz.
4- Ölümden koktuğunuzu söylediniz, fakat ölüm için hazırlanmadınız.
5- ALLAHû Teâlâ “Şeytan sizin için büyük bir düşmandır, onu düşman tanıyınız” (Fatır Sûresi, 35/16) buyurdu! Siz dininizle dilinizle tanıdığınız halde işinizle tamamen ona uydunuz ve ALLAH’a isyan ettiniz.
6- Cehennemden korktuğunuzu iddia ettiğiniz halde kendinizi elinizle, işinizle ve dilinizle cehenneme attınız.
7- Cenneti sevdiğinizi iddia ettiğiniz halde oraya hazırlanmadınız.
8- Kendi kusurlarınızı arkaya atarak başkalarının kusurları ile meşgul oldunuz. Bu suretle Rabbinizi kızdırdınız. Nasıl olsun da dualarınız kabul edilsin? Dedi.
Şeytanın belini Kıran Soru?

Şeytanın belini kıran en büyük şey, insanın: "Acaba benim sonum ne olacak?" diye düşünmesidir Yani: "Sekarat esnasında benim halim ne olacak? Acaba dünyadan imanlı olarak mı, yoksa imansız olarak mı ayrılacağım?" diye düşünmek, lain şeytanın belini kıran en büyük haldir. Çünkü böyle bir düşüncenin sahibi, daima ALLAH-u Zülcelal'in rızasını kazanmak için gayret eder.

Hz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Ağız tatlarını bozan, bütün ümitleri kıran ölümü çok düşünün " (Tirmizi, Taberani, İbn Mace)

Tabi ölümü düşünmek, sadece ölüm vardır diye düşünmek değildir Kendimizi o ölen kişinin yerine koymamız lazımdır "Bu ölen kişi benim Beni kabre koyup üzerime toprak attılar Buradan kalkamazsam benim halim ne olur?" diye düşünürsek, ölümü hatırlamış oluruz Böyle düşündüğümüz zaman çok pişman olacağız ve kendi kendimize:

"Bundan sonra kalbimden bu dünyanın muhabbetini söküp atayım; zikir ve ibadetle daima ALLAH-u Zülcelal'in rızasını kazanmak için gayret göstereyim " diyeceğiz.

Bir insan için en önemli şey akıbettir Onun için insan daima: "Acaba benim akıbetim ne olacak Dünyadan imanlı olarak mı, yoksa imansız olarak mı ayrılacağım?" diye düşünmelidir.

Bu düşünce insanın hatırından hiç çıkmamalıdır. Çünkü bazı insanlar vardır ki, daima günahlarla meşgul oluyorlar. Ama sonradan pişman olup öyle bir tevbe ediyorlar ve kendileri ile ALLAH-u Zülcelal'in arasını öyle bir düzeltiyorlar ki, bununla cenneti kazanıyorlar ama bir kimse ibadet yaptığı halde sonradan bozulursa, bu hal onun için çok büyük bir tehlikedir Onun için lain şeytan demiştir ki:

"İnsanlardan: "İşte bu amel beni kurtaracak!" demesini bekliyorum "

"Bu Amel Beni Kurtarır" Dememeli

Onun için insan ne amel yaparsa yapsın, hiçbir zaman bu yaptığı amele güvenmemelidir Bu şeytanın bir tuzağıdır Hz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kâinatın en efdali olduğu halde, ALLAH-u Zülcelal onu miraca çıkarırken:

"Geceleyin kulunu, ayetlerimizden bir kısmını göstermek için Mescid-i Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren ALLAH, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir " (İsra; 1) buyurarak, ne Peygamber ne de Resul dememiş, kul diye hitap etmiştir. Kulluk, ALLAH-u Zülcelal'in yanında çok makbuldür.



Onun için Bayezid-i Bestami şöyle demiştir: "İnsanlar; 'Keşke ALLAH-u Zülcelal benimle hesap görmese, çünkü O'nun hesabından korkuyoruz!' diyorlar Ben de istiyorum ki ALLAH-u Zülcelal benimle hesap görsün " Yanında bulunanlar:
"Senin güvendiğin şey nedir?" diye sorduklarında, Bayezid-i Bestami şöyle cevap vermiştir:
"Benim bir güvencem yoktur Ama ALLAH-u Zülcelal'in benimle hesap görürken, bir sefer: "Ey Kulum!" demesi benim için kâfidir Bana: "Ey Kulum!" dedikten sonra, beni ister cennete koysun, isterse cehenneme koysun farketmez "

İşte ALLAH-u Zülcelal'e kul olmak böyle kıymetlidir O'na kul olalım Bizi kurtaracak olan budur Onun için ALLAH-u Zülcelal'in kudret ve azamet sahibi olduğunu ve herşeyin O'nun elinde bulunduğunun idrakinde olmamız lazımdır.

Şeytanın Hırsızlığı

İnsanın çaresi, daima ALLAH-u Zülcelal'in yanındaki ecir ve sevaplara karşı meraklı olmaktır ALLAH-u Zülcelal insana, bu merakına göre salih amel yapmayı nasip etmektedir Bir kişi bir Evliyanın yanına giderek:

"Benim evime hırsız girdi ve bütün eşyalarımı çaldı!" dedi Evliya o adama:
"ALLAH-u Zülcelal'e şükret ve hamd-ü senada bulun ki, hırsız senin kalbine girip de imanını çalmadı. O hırsızın çaldığı dünya malıdır Bir gelir, bir gider " diye cevap verdi

Ne kadar da doğrudur Eğer biraz derin olarak düşünürsek, lain şeytan insanın kalbine girdiği zaman, kalbin içindeki imanı, ALLAH sevgisini, günahlardan muhafaza olma halini çalıp götürür. Böyle olduğu halde hiçbir şey olmamış gibi davranıp, adi olan bir dünya malımız çalındığı zaman merak edip üzülüyoruz. Halbuki biraz derin olarak düşünürsek, şeytan bizim kalbimize girip hırsızlık yapıyor ama bizim haberimiz olmuyor.

İlk önce kalbe giriyor ve iman ağacını yaş tutan, sulayan ve daima imanı kuvvetlendiren ALLAH-u Zülcelal'in zikrinin aşkını, muhabbetini çıkarıyor. Daha sonra günahlardan muhafaza olma gücünü çıkarıyor ve insan günahlara gidiyor. Vesvese ile bütün hayırlı olan halleri çalıyor ve yerine dünya muhabbetini koyuyor Ama maalesef bundan hiç haberimiz bile olmuyor.

Oysa zahiri olarak bir şeyimiz çalındığı zaman nasıl üzülüyor ve daha dikkatli hareket ediyorsak, manevi olan ve ebedü'l-ebed baki hayatımıza yarayacak olan şeyleri, lain şeytanın çalmaması için uyanık olmamız lazımdır
.
Uyanık olup, çalındığını bilirsek bir daha çaldırmamak için daha dikkatli oluruz. Ama -neuzübillah- bunun farkına varamazsak tâ kabre kadar öyle gideriz ve çok perişan oluruz

Peki Şeytan, Kalbimizdeki Zikrin Aşkını, Muhabbetini Nasıl Alıyor?

"Senin zikir yapmaya vaktin yoktur. Şu işini yap!" diyerek, elimizde sermaye olan vaktimizi boşa geçirtiyor ve zikir yapmamıza engel oluyor Oysa iman, yeşil bir ağaç gibidir . Sıcak bir havada yeşil bir ağaca biraz su vermezsek, yavaş yavaş kuruyacaktır.

Buna bakarak iman ağacının kurumaması için hergün mutlaka ALLAH-u Zülcelal'in zikrini yapmamız lazımdır. Çünkü günahların zulmeti o yeşil olan ağacımızın üzerine gelerek onu kurutuyor Onun kurumasını önlemek için kalbimizin üzerinde ALLAH'ın zikrini yaparsak kurumaz inşaallah.

Biz huzursuz olarak gafletle O'nun zikrini yapıyoruz; zannediyoruz ki, hiçbir şey olmuyor. Eğer insan ALLAH-u Zülcelal'in zikrini huzurlu olarak yaparsa çok büyük kemalat sahibi olur.

Aynı şekilde Ahmed er-Rufai bazı zamanlarda kendi cemaatinin içindeyken, ALLAH-u Zülcelal'in tecelliyatı üzerine öyle geliyordu ki, kan pıhtısı gibi oluyordu Sonra yavaş yavaş eski halini alıyordu ve diyordu ki:
"Vallahi, eğer ALLAH-u Zülcelal'in rahmeti olmasaydı, ben sizin yanınıza dönemezdim "

İşte ALLAH-u Zülcelal'in zikri böyledir. İnsanı bu şekilde ALLAH-u Zülcelal'e kavuşturuyor Onu yapmamak sanki ahirete inanmamak gibidir. Hem kendimize hem de birbirimize ALLAH-u Zülcelal'in zikrini yapma hususunda daima tavsiyede bulunalım.

Bilhassa yalnız kaldığımız zaman zikir ve ibadet yapmak, ALLAH-u Zülcelal ile aramızdaki gizli olan hali düzeltmeye çalışmak çok kıymetlidir. Veyahut da arkadaşlarımızla birlikte olduğumuz zaman, kimse kimsenin kalbini bilmediği için, ALLAH-u Zülcelal'e karşı olan manevi halimiz, kalbimiz, ruhumuz, sırrımız daima düzgün olmalıdır, Samimi ve sadık olmalıdır.

Onun için Sehl bin Abdullah şöyle demiştir: "Kim ALLAH-u Zülcelal'e karşı gizli olarak hıyanetlik yaparsa, ALLAH o hıyaneti kıyamet gününde, hatta bu dünyada da açığa çıkarır "

Yani insan ne yaparsa yapsın, onun içindeki gizli hali, zahiri vücudunda meydana çıkıyor. Eğer bir kişi iyi bir kimse ise, ALLAH-u Zülcelal'e karşı samimi ise ve manevi olarak doğru ise; mutlaka onun ahlakını insanlar güzel olarak görürler. Ama onun içi, ALLAH-u Zülcelal'e karşı hain ise, kendini her ne kadar iyi göstermeye çalışırsa da ara sıra içindeki kötülüğü meydana çıkar ve insanlar bunu görürler.

Çünkü ALLAH-u Zülcelal açığa çıkarıyor. Zaten ahirette de zerre kadar hiçbir şey gizli kalmaz. Yani insanın çaresi, kendisini ALLAH-u Zülcelal'e karşı sadık ve doğru yapmaktır.

Çünkü kalp ALLAH-u Zülcelal'e bağlıdır. Ama kalp dünyaya bağlı olduğu zaman, dünya ile bir saniye dahi meşgul olsa, zarar görür Kalp, ALLAH'ın nazargâhıdır Onu ALLAH-u Zülcelal'e bağlamak lazımdır.

ALLAH-u Zülcelal'in dostları manevi doktordurlar. Onlar kalbi, nasıl dünyadan çözüp ALLAH-u Zülcelal'e bağlayacaklarını çok iyi biliyorlar. ALLAH yüz bin defa onlardan razı olsun.

Kalbi ALLAH-u Zülcelal'e bağlamanın da bir takım alametleri vardır. Kalp, ALLAH'a bağlandığı zaman, daima O'nun yolundan, aşk ve muhabbetinden bahseder. Onun için bir adam bir Evliyanın yanına gelerek:

"ALLAH'a nasıl kavuşulur?" diye sormuş Evliya ona: "Sana müjdeler olsun!" demiş, adam: "Niye?" diye sorunca Evliya şöyle cevap vermiştir:

"O yolu soran kimse, o yola meraklı demektir ALLAH ona nasip edecektir inşALLAH!"

Demek ki ALLAH'ın yolunu merak etmek, daima onunla meşgul olmak, ALLAH-u Zülcelal'in yanında çok makbuldür Sehl bin Abdullah şöyle demiştir: "Kim kalbini ALLAH-u Zülcelal'e teslim ederse, ALLAH-u Zülcelal onun âzâlarına sahip çıkar "

İnsan kalbini ALLAH'a teslim ederse, O da o kimsenin gözlerine, ellerine, ayaklarına, diline yani bütün âzâlarına sahip çıkar Gözünün harama bakmasını engeller, dilinin haram konuşmasına engel olur Ayaklarının günah yerlerine gitmesine engel olur

Kalp, bir şey değildir ki! ALLAH-u Zülcelal'in yaratmış olduğu bir et parçasıdır Peki neden onu ALLAH'a teslim etmiyoruz? Onu ALLAH-u Zülcelal'e teslim edip:

"Ya Rabbi! Bu kalbi sen yaratmışsın Onu sana teslim ediyorum " diyerek, O'nun önüne koyalım O zaman ALLAH-u Zülcelal'in rahmeti kalbimize girer ve bütün âzâlarımız da ALLAH-u Zülcelal'e karşı teslim olur ve ALLAH-u Zülcelal'in yanındaki ecir ve sevaplara doğru gider

Nefisle mücadele

Esasen bizi mahveden şeytan ve nefstir. Onun için Bayezid-i Bestami şöyle demiştir: "Ben nefsimi çağırıp; 'Gel, Rabbime gidelim' dedim Ama gelmedi 'Madem ki gelmiyorsun, sen kal ben gidiyorum' dedim "

Tabi nefse sadece sen kal diye söylemek kolaydır. Asıl önemli olan onu terkedebilmek, onun heva ve heveslerini bırakabilmektir Demek ki, onu terketmek Bayezid-i Bestami'ye göre kolaydı.

Onun için şöyle demiştir: "Ben bir gün rüyamda ALLAH-u Zülcelal'e dedim ki: "Ya Rabbi! Ben sana nasıl gelebilirim?" ALLAH-u Zülcelal buyurdu ki: "Ya Bayezid! Nefsini bırak öyle gel!"

Bu zamanda nefsimizi yediriyoruz, içiriyoruz, rahat ettiriyoruz Hiç olmazsa biraz ALLAH-u Zülcelal'in ibadetini de yapalım. Devamlı olarak nefsi doyurmak, ibadetin önünde büyük bir engeldir. Çünkü denilmiştir ki: "Dünyada daima tok olan kimse, kıyamet gününde aç olur. Dünyada aç olan kimse, kıyamet gününde tok olur "

Yemek şehvetinin zararlarından bazıları şunlardır:

a-ALLAH korkusu kalpden gider.
b-Mahlukata karşı merhamet duygusu kalbinden çıkar.
c-Fazla yemek insana bir ağırlık vererek, taat ve ibadetine mani olur.
d-Hikmetli sözleri duysa da, kalbi yumuşamaz.
e-Kendisi hikmetli sözleri konuşsa da, başkalarına tesir etmez.

Öyle ise hiç olmazsa, bir iki saat nefsimizi aç bırakalım. En azından aç olduğumuzu hissedelim. İnsan günde üç sefer yemek yerse aç kalmaz. Ama bir sabah, bir de akşam yediği zaman, sabah yediği yemekten sonra, ancak akşama doğru aç olduğunu hisseder.

Hülasa; insan, ALLAH-u Zülcelal'e karşı sadık olup ve daima O'nun yanındaki ecir ve sevaplara karşı meyilli olursa, ALLAH-u Zülcelal ihlası da, sadakati de, doğruluğu da ona nasip edecektir.

Fatıma-i Nişaburi şöyle demiştir: "Sadıklar ve takva sahipleri bu zamanda bir derya içindedirler O deryanın dalgaları onlara çarpmaktadır O derya içinde boğulmuşcasına ALLAH-u Zülcelal'e dua ve feryad ederler "

Böyle olduğu zaman, ALLAH-u Zülcelal o kimseyi günahlardan da muhafaza eder, ibadet yapmayı da nasip eder, zikir yapmayı da nasip eder Ama biz ALLAH-u Zülcelal'e yalvarmıyoruz ve istemiyoruz. İstediğimiz zaman isteksiz bir şekilde istiyoruz Oysa samimi bir şekilde, mahzun ve çok kıymetli bir şeyimiz kaybolmuş da onu arıyormuş gibi istersek, ALLAH-u Zülcelal bize istediğimizi nasip edecektir inşaallah.

Bütün bu bilgiler, bizim manevi olan hastalıklarımıza ilaçtır. Bu ilaçları bilip yapmamak, aynı bir kimsenin hastalığında ilaç alıp bir poşetin içine koyup hiç kullanmaması gibidir.

İlaçları kullanmayan hasta iyileşebilir mi? Onun için bu bildiğimiz ilaçları kalbimize, ruhumuza ve sırrımıza tatbik etmemiz lazımdır.
 
ŞEYTANIN HİLESİ

Dikkat Ayet: Bir de zalimlere sevgi beslemeyin. Yağcılık yapmayın, yaptığı işe rıza göstermeyin. Cehennemlik olursunuz.(235/113) Dikkat Ayet: Allah akıllarını iyi kullanmayanlara azab verir. (221/100) Kardeşlerim nefis ve şeytan insanoğluna namazı kıldırmamak için şu mazeretleri söyler. Senin başında bir sürü dertler var. İşin yok, paran yok, arkadaşların zengin oldu sen olamadın. Akraban, ailen, çocukların, kocan sana kötü davranıyorlar moralin yok. Ailen hasta, çocuk hasta, sen hastasın, borcun var, hele bu işler düzelsin o zaman namazı kılarsın der. Bir de şu iki emeline ulaş o zaman namaza başla der. Velhasıl binlerce mazeret bulur. Düşman nefis ve şeytan. İstek ve arzularının kesinlikle sonu gelmez. Böyle sözlerle şeytan ancak yeterli ilmi olmayan ahmak, cahil insanı çok kolay ve rahat şekilde kandırır. Ama yeteri kadar ilmi öğrenmiş ilim sahibi bir Müslüman’ı nefis ve şeytan ikisi bir yetmiş sene uğraşsalar, bir tane ilim sahibi insana namazı terk ettiremezler. Ve hiçbir dediklerini yaptıramazlar. İşte cahille ilim sahibi arasındaki fark budur. Kardeşlerim bu dünya aleminde kesinlikle dertsiz bir tek insan bulamazsınız. Herkesin ayrı ayrı derdi vardır. Ölür gider. Gözünü bir açar ki mezardadır. Öldüğünün farkına varır. Öyle bir eyvah der ki sanki sesi dünyayı inletir. Ama o eyvahlar zerre kadar işe yaramaz. Dikkat Ayet: O Allah'tir ki namaza kalktığın zaman seni görüyor. (377/218) Sevgili kardeşlerim Allah Kur'anda şöyle buyuruyor. Bana ibadet etmeyen, beni unutan kuluma senede bir iki defa musibet bela veririm diye buyuruyor.



ALLAH-u Zülcelal kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin.


Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin.
...............
Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın.Sizden biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah tevbeleri kabul edici ve merhamet edicidir.Hucurât / 12



gıybetin resmi





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
Mesajın:

 
   
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=